GECE YARISI GÜNEŞİ İLK 13 BÖLÜM

1. İlk Bakış
Bu günün uyuyabilmeyi dilediğim zamanıydı.
Lise.
Ya da doğru sözcük Araf mıydı? Eğer günahlarımı telafi etmenin bir yolu
olsaydı bu bir ölçütte çeteleye yazılmalıydı. Can sıkıntısı alışabildiğim bir şey değildi;
her gün inanılmaz şekilde bir öncekinden daha tekdüze geliyordu.
Sanırım benim uyuma biçimim buydu – eğer uyku aktif dönemler arasındaki
hareketsiz durum olarak tanımlanırsa.
Kafeteryanın uzak köşesindeki alçıdan geçen çatlaklara orada olmayan
şekiller hayal ederek baktım. Bu kafamın içinde fışkıran ve bir nehir gibi çağıldayan
sesleri bastırmanın tek yoluydu.
Bu seslerden birkaç yüz tanesini sıkıntı yüzünden duymazdan geliyordum.
Konu insan zihnine gelince hepsini daha önceden duymuştum. Bugün bütün
düşünceler buradaki küçük öğrenci grubuna eklenen yeni kişiyle ilgili gülünç bir
heyecanla doluydu. Hepsinde ilgi uyandırmak çok kısa zaman almıştı. Yeni yüzü her
açıdan düşünce üzerine düşüncede görmüştüm. Sadece sıradan bir insan kızı.
Gelişinden doğan coşku bıktırıcı şekilde tahmin edilebilirdi – bir çocuğa parlak bir
cisim göstermek gibi. Koyuna benzeyen erkeklerin yarısı şimdiden kendilerini ona
aşık olarak hayal ediyorlardı sırf bakılacak yeni bir şey olduğu için. Onları bastırmak
için daha çok uğraştım.
Sadece dört sesi tiksindiğim için değil nezaketten engelliyordum: yanlarında
olduğum zamanlardaki mahremiyet yoksunluğuna alışan ve bununla ilgili artık pek
düşünmeyen ailem iki kız ve iki erkek kardeşim. Onlara verebildiğim kadar gizlilik
veriyordum. Eğer yapabilirsem dinlememeye çalışıyordum.
Denediğim halde yine de… biliyordum.
Rosalie’nin aklında her zamanki gibi kendisi vardı. Birilerinin bardaklarında
profilinin görüntüsünü yakalamıştı ve mükemmelliği üzerine düşünüyordu. Onun
zihni birkaç sürprizi olan sığ bir göletti.
Emmett dün gece Jasper’a karşı kaybettiği güreş maçı yüzünden
köpürüyordu. Rövanş ayarlamak için okulun bitimini getirmek sınırlı olan bütün
sabrını alacaktı. Emmett’in düşüncelerini dinlerken kendimi hiçbir zaman davetsiz
misafir gibi hissetmezdim çünkü asla sesli söylemeyeceği ya da eyleme
geçirmeyeceği bir şey düşünmezdi. Muhtemelen diğerlerinin aklını okumaktan
suçluluk duymamın sebebi orada benim duymamı istemeyecekleri şeyler olduğunu
bilmemdi. Eğer Rosalie’nin zihni sığ bir göletse Emmett’inki de cam berraklığında
karartısız bir göldü.
Ve Jasper… acı çekiyordu. Bir iç çekişi bastırdım.
Edward. Alice kafasının içinde ismimi söyledi ve dikkatimi anında çekti.
Bu adımın sesli söylenmesiyle aynı şeydi. İsmimin modasının son zamanlarda
geçmiş olmasından memnundum – sinir bozucu oluyordu; herhangi bir zaman
herhangi biri herhangi bir Edward’
ı düşündüğünde başım istemsizce dönüyordu…
Şimdi başım dönmemişti. Alice ve ben bu gizli konuşmalarda iyiydik. Birileri
bizi çok ender yakalayabiliyordu. Gözlerimi alçının çizgilerinde tuttum.
Nasıl direniyor? diye sordu bana.
Somurttum ağzımın sabit şeklinde sadece ufak bir değişiklik oldu. Diğerlerini
uyaracak hiçbir şey yoktu. Kolaylıkla sıkıntıdan da somurtuyor olabilirdim.
Alice’in iç sesi şimdi panik doluydu zihninde çevresel görüşüyle Jasper’
ı

izlediğini gördüm. Bir tehlike var mı? Yakın geleceği taradı surat asmamın altındaki
sebebi bulmak için tekdüze görüntüleri gözden geçirdi.
Başımı sanki duvarın tuğlalarına bakıyormuş gibi yavaşça sola çevirip iç
çektim sonra sağa tavandaki çatlaklara bakmaya geri döndüm. Sadece Alice kafamı
salladığımı biliyordu.
Rahatladı. Eğer kötüye giderse bana haber ver.
Sadece gözlerimi hareket ettirdim önce tavana sonra tekrar aşağıya.
Bunu yaptığın için teşekkürler.
Sesli cevap veremediğim için hoşnuttum. Ne söylerdim ki? ‘Benim için bir
zevk’? Hiç değildi. Jasper’
ın mücadelelerini dinlemekten keyif almıyordum. Onu
böyle sınamak gerçekten gerekli miydi? Belki de susuzlukla hiçbir zaman kalanımız
gibi başa çıkamayacağını itiraf etmek sınırları zorlamamak daha güvenli olmaz
mıydı? Niye tehlikeyle flört etmeliydi ki?
Son avlanma seyahatimizin üzerinden iki hafta geçmişti. Bu kalanımız için çok
uzun bir zaman değildi. Bazen biraz rahatsız ediyordu – eğer bir insan çok yakından
yürürse eğer rüzgar yanlış yönden eserse… ama insanlar çok ender yakınımızdan
yürüyorlardı. İçgüdüleri onlara bilinçlerinin asla anlayamayacağı şeyi söylüyordu:
biz tehlikeliydik.
Jasper şu anda çok tehlikeliydi.
O anda küçük bir kız bir arkadaşıyla konuşmak için bizimkine en yakın
masanın sonunda durdu. Sarımsı kızıl kısa saçlarını parmaklarını içinden geçirerek
salladı. Isıtıcı kokusunu bizim yönümüze doğru üfledi. Bu kokunun bana
hissettirdiklerine alışıktım – boğazımda susatıcı bir ağrı midemde boş bir arzu
kaslarımın istemsizce kasılışı ağzımdaki zehrin aşırı akışı…
Bunların hepsi oldukça normaldi genellikle görmezden gelinmesi kolaydı.
Sadece şimdi daha zordu; Jasper’
ı
n tepkisini izlerken hisler daha güçlüydü iki
misliydi. Sadece benimki yerine çifte susuzluk vardı.
Jasper hayal gücünün kendisinden kurtulmasına izin verdi. Kafasında
resmediyordu – kendini Alice’in yanındaki yerinden kalkıp küçük kızın yanına
giderken canlandırıyordu. Kulağına fısıldıyormuş gibi eğilip dudaklarını kızın
boğazına değdirmeyi düşünüyordu. İnce teninin altındaki nabzının sıcak atışının
ağzının altında nasıl hissedeceğini düşlüyordu…
Sandalyesini tekmeledim.
Bir dakikalığına bakışımla buluştu ve sonra aşağı baktı. Kafasının içindeki
utanç ve isyan savaşını duyabiliyordum.
“Özür dilerim.” diye mırıldandı.
Omuzlarımı silktim.
“Hiçbir şey yapmayacaktın.” dedi Alice üzüntüsünü yatıştırmak için. “Bunu
görebiliyordum.”
Yalanını ele vermemek için suratımı ekşitmemeye uğraştım. Birbirimize
destek olmalıydık Alice ve ben. Sesler duymak ya da gelecekten görüntüler görmek
kolay değildi. Zaten ucube olanların arasında ikimiz de ucubeydik. Birbirimizin
sırlarını korurduk.
“Eğer onları insan olarak düşünürsen biraz yardımcı olur.” diye önerdi Alice
yüksek müzikal sesi eğer yeterince yakında olan varsa onların duyabilmesi için çok
hızlıydı. “Adı Whitney. Çok sevdiği bir kız kardeşi var. Annesi Esme’yi o bahçe
partisine davet etmişti hatırladın mı?”
“Onun kim olduğunu biliyorum.” dedi Jasper tersçe. Uzun odanın etrafındaki
saçakların altında yer alan pencerelerin birinden bakmak için döndü.
Bu gece avlanmak zorunda kalacaktı. Böyle riskler alarak gücünü test etmeye
direncini artırmaya çalışmak saçmaydı. Jasper sınırlarını kabul etmeli ve onlara göre
davranmalıydı. Eski alışkanlıklarının seçilmiş yaşam şeklimize faydası olmuyordu;
kendini böyle zorlamamalıydı.
Alice sessizce iç çekti ve yemek tepsisini alıp kalkarak onu yalnız bıraktı.
Jasper’
ı
n ne zaman yeterli desteği aldığını bilirdi. Rosalie ve Emmett ilişkileriyle
daha çok göze batsalar da birbirlerinin ruh hallerini kendilerininki kadar iyi bilenler
Alice ve Jasper’dı. Sanki onlar da akıl okuyabiliyorlarmış gibi – sadece
birbirlerininkini.
Edward Cullen.


Refleks olarak adımı çağıran sese doğru döndüm; ama seslenilmemişti sadece
bir düşünceydi.
Gözlerim saniyenin küçük bir kısmında kalp şekilli soluk renkli bir yüzdeki
bir çift büyük çikolata renkli göze kilitlendi. Şimdiye kadar kendim görmüş
olmasam da yüzü tanıyordum. Bugün buradaki her insanın aklında en ön
plandaydı. Yeni öğrenci Isabella Swan. Buraya yeni bir gözetim durumuyla yaşamak
için gelmiş kasaba polis şefinin kızı. Bella. Tam ismini söyleyen herkesi
düzeltmişti…
Sıkılıp b
aşka yere baktım. Onun ismimi düşünen kişi olmadığını anlamam bir
saniye sürmüştü.
İlk düşüncenin Tabii ki şimdiden Cullen’lara çarpılıyor diye devam ettiğini
duydum.
Şimdi ‘sesi’ tanımıştım. Jessica Stanley – iç gevezelikleriyle beni rahatsız edeli
bir süre geçmişti. Yanlış kişiye olan hayranlığını sonunda atlatmış olması büyük
rahatlıktı. Eskiden daimi gülünç hayallerinden kaçmak neredeyse imkansızdı. O
zamanlar eğer dudaklarım ve arkalarındaki dişlerim onun yakınlarına gelirse tam
olarak ne olacağını ona açıklayabilmeyi dilemiştim. Bu o rahatsız edici fantezilerini
sustururdu. Tepkisinin düşüncesi beni neredeyse gülümsetti.
Ona çok da yararı olacak sanki diye devam etti Jessica. Gerçekten güzel bile değil.
Niye Eric’in ona bu kadar çok baktığını bilmiyorum… ya da Mike’
ın.
Son isimde irkildi. Yeni platoniği popüler Mike Newton ona tamamen
kayıtsızdı. Belli ki yeni kıza o kadar kayıtsız değildi. Yine parlak cisimle çocuk gibi.
Kıza ailemle ilgili bilgi verirken dışarıdan samimi görünüyordu. Yeni öğrenci
mutlaka bizi sormuş olmalıydı.
Bugün herkes bana da bakıyor diye düşündü Jessica kendini beğenmiş şekilde.
Bella’nın benimle iki dersi olması büyük şans… Bahse girerim ki Mike bana–
Dar kafalılığı ve abesliği beni delirtmeden önce bu anlamsız gevezeliği
kafamdan atmaya çalıştım.
“Jessica Stanley yeni Swan kızına Cullen’ların bütün kirli çamaşırlarını
anlatıyor.” diye mırıldandım Emmett’a dikkatimi dağıtmak için.
Alçak sesle kıkırdadı. Umarım iyi anlatıyordur diye düşündü.
“Hiç yaratıcı değil aslında. Sadece ufak skandal dokundurmaları korku
hikayeleri değil. Biraz hayal kırıklığına uğradım.”
Peki yeni kız? O da dedikoduda umduğunu bulamamış mı?
Yeni kızın Bella’nın Jessica’nın hikayesi üzerine ne düşündüğünü duymak
için dinledim. Herkesçe görmezden gelinen garip kireç tenli aileye baktığında ne
görmüştü?
Tepkisini bilmek benim bir nevi sorumluluğumdu. Ailem için bir gözcüydüm
bizi korumak için. Eğer birileri şüphelenmeye başlarsa erken bir uyarı ve kolay geri
çekilme şansı verebiliyordum. Bu sık sık oluyordu – aktif hayal gücüne sahip bazı
insanlar bizi bir kitap ya da film karakteri olarak görüyorlardı. Genellikle yanlış
sonuca varıyorlardı; ama riske girmektense başka bir yere taşınmak daha iyiydi. Çok
çok ender birileri doğru tahmin ediyordu. Onlara hipotezlerini test etme şansı
vermiyorduk. Korkutucu bir anıdan başka bir şey olmamak için sadece
kayboluyorduk…
Jessica’nın anlamsız iç monologunun devam ettiği yerin yakınını dinlememe
rağmen hiçbir şey duymadım. Sanki orada kimse oturmuyor gibiydi. Ne tuhaf. Kız
gitmiş miydi? Jessica ona hala gevezelik ettiğine göre bu pek mümkün değildi.
Dengesiz hissederek kontrol etmek için baktım ekstra ‘duyu’mun bana ne
söyleyebileceğini kontrol etmek için – bu daha önce yapmak zorunda kaldığım bir
şey değildi.
Bakışım yine aynı büyük ve kahverengi gözlere kilitlendi. Daha önce
oturduğu yerde oturuyor ve Jessica ona hala Cullen’larla ilgili yerel dedikoduları
anlattığı için doğal olarak bize bakıyordu.
Bizi düşünmek de doğal olurdu.
Ama bir fısıltı bile duyamadım.
Bir yabancıya bakarken yakalanmanın utancından kaçmak için aşağıya
bakarken davet edici sıcak bir kırmızı yanaklarını renklendirdi. Jasper’
ın hala
pencereden dışarı bakıyor olması iyiydi. Bu serbest kanın onun kontrolüne ne
yapacağını hayal etmek istemiyordum.
Duyguları yüzünde sanki alnında yazılmış gibi açıktı: kendi türü ve benim
türüm arasındaki hemen göze çarpmayan farkları bilmeden algıladığında şaşkınlık
Jessica’nın hikayesini dinlediğinde merak ve başka bir şey daha… hayranlık? Bu ilk
olmazdı. Avlarımıza göre güzeldik. Ve son olarak onu bana bakarken
yakaladığımda utanç.
Yine de düşünceleri garip gözlerinde – garip çünkü çok derinlerdi;
kahverengi gözler genelde koyuluklarıyla düz görünürlerdi – çok açık olsa da
oturduğu yerden sessizlikten başka hiçbir şey duyamıyordum. Hiçbir şey.

Bir an huzursuz hissettim.
Bu daha önce karşılaştığım bir şey değildi. Bende mi bir sorun vardı? Her
zaman hissettiğim gibi hissediyordum. Endişelenerek daha güçlü dinledim.
…ne tür müzik seviyor acaba… belki ona şu yeni CD’den bahsedebilirim… diye
düşünüyordu iki masa ötedeki Mike Newton – Bella Swan’a gözlerini dikerek.
Onu izleyişine bak. Okuldaki kızların yarısının onu beklemesi yetmiyor mu… Eric
Yorkie kızın etrafında dönen hararetli düşünceler içindeydi.
…çok iğrenç. Ünlü falan olduğunu sanırsın… Edward Cullen bile ona
bakıyor…Lauren Mallory o kadar kıskançlık içindeydi ki yüzü koyu yeşil olmalıydı.
Ve Jessica yeni en iyi arkadaşıyla hava atıyor. Ne şaka…Asit gibi sözler kızın
düşüncelerinde dönmeye devam etti.
…Bahse girerim ki herkes ona bunu sormuştur; ama onunla konuşmak isterim. Daha
özgün bir soru düşüneyim… düşünceleri içindeydi Ashley Dowling.
…belki İspanyolca sınıfımdadır… diye ümitlendi June Richardson.
…bu akşam yapacak bir sürü şey var! Trigonometri ve İngilizce sınavı. Umarım
annem… Düşünceleri alışılmadık şekilde iyi olan sessiz kız Angela Weber masada
bu Bella’yı takıntı haline getirmemiş tek kişiydi.
Hepsini duyabiliyordum düşündükleri her önemsiz şeyi akıllarından geçtiği
sırada duyabiliyordum; ama aldatıcı şekilde açık görünen gözlere sahip kızdan
hiçbir şey yoktu.
Ve tabii ki kızın Jessica’yla konuşurken ne söylediğini duyabiliyordum.
Alçak duru sesini odanın uzak tarafından duyabilmek için akıl okumam
gerekmiyordu.
“Kırmızı-kahverengi saçlı çocuk hangisi?” diye sorduğunu duydum bana
gözünün kenarından gizlice bakıp hala onu izlediğimi gördüğünde gözlerini
kaçırarak.
Eğer sesini duymanın ulaşamadığım bir yerde kaybolmuş düşüncelerinin
tonunu saptamama yardım edeceğini ummak için vaktim olsaydı anında hayal
kırıklığına uğrayacaktım. Genellikle insanların düşünceleri fiziksel sesleriyle yakın
perdede olurdu; ama bu alçak utangaç ses yabancıydı odanın içindeki yüzlerce
düşünceden biri değildi bundan emindim. Tamamen yeniydi.
Ah iyi şanslar geri zekalı! diye düşündü Jessica kızın sorusunu cevaplamadan
önce. “O Edward. Harika tabii ki; ama zamanını boşa harcama. Kimseyle çıkmaz.
Belli ki buradaki kızların hiçbiri onun için yeterince güzel değil.” Burnunu kıvırdı.
Gülüşümü saklamak için kafamı çevirdim. Jessica ve sınıf arkadaşlarının
hiçbiri bana özellikle çekici gelmediği için ne kadar şanslı olduklarından haberleri
yoktu.
Geçici neşenin altında tam olarak anlayamadığım garip bir dürtü hissettim.
Jessica’nın düşüncelerindeki kızın farkında olmadığı fenalıkla bir ilgisi vardı…
Garip şekilde onların arasında girip bu Bella Swan’
ı Jessica’nın aklının karanlık
işleyişinden koruma isteği hissettim. Ne kadar sıra dışı bir duygu. Bu dürtünün
altındaki sebepleri ortaya çıkarmaya çalışarak yeni kızı bir kere daha inceledim.
Muhtemelen sadece uzun zaman önce gömülmüş zayıfı güçlüye karşı koruma
içgüdüsüydü. Kız sınıf arkadaşlarından daha kırılgan görünüyordu. Teni öyle
şeffaftı ki onu dış dünyadan koruduğuna inanmak güçtü. Soluk berrak zarın
altındaki damarlarında kanın ritmik akışını görebiliyordum… ama buna
odaklanmamalıydım. Seçtiğim hayatta iyiydim; fakat Jasper kadar susamıştım ve bir
ayartıyı davet etmenin anlamı yoktu.
Kaşlarının arasında farkında olmadığı hafif bir kıvrım vardı.
Bu inanılmaz derecede sinir bozucuydu! Orada oturmanın yabancılarla
konuşmanın ilgi odağı olmanın onun için bir gerilim olduğunu net bir şekilde
görebiliyordum. Utangaçlığını narin görünümlü omuzlarını tutuşundan – sanki her
an bir saldırı bekliyormuş gibi hafifçe kambur – hissedebiliyordum. Yine de sadece
hissedebiliyor görebiliyor hayal edebiliyordum. Bu sıradan insan kızından
sessizlikten başka bir şey gelmiyordu. Hiçbir şey duyamıyordum. Niye?
“Kalkalım mı?” diye mırıldandı Rosalie konsantrasyonumu bozarak.
Bir ferahlama hissiyle kızdan uzağa baktım. Başarısız olmaya devam etmek
istemiyordum bu beni rahatsız ediyordu. Ayrıca saklanmış düşüncelerine sadece
benden gizli oldukları için ilgi duymaya başlamak istemiyordum. Şüphesiz
düşüncelerine ulaştığımda – ve bunu yapmak için bir yol bulacaktım – bütün insan
düşünceleri gibi boş ve değersiz olacaklardı. Onlara ulaşmak için harcadığım çabaya
değmeyeceklerdi.


“Ee yeni kız henüz birden korkuyor mu?” diye sordu Emmett hala önceki
sorusuna cevabımı bekleyerek.
Omuz silktim. Daha çok bilgi için bastıracak kadar ilgili değildi. Ben de
olmamalıydım.
Masadan kalktık ve kafeteryadan dışarı çıktık.
Emmett Rosalie ve Jasper son sınıf rolü yapıyorlardı; dersleri için ayrıldılar.
Ben onlardan daha genç bir rol oynuyordum. Sondan bir önceki sınıf düzeyindeki
Biyoloji sınıfıma doğru ilerledim ve zihnimi sıkıntıya hazırladım. Ortalama bir
zekadan fazlasına sahip olmayan Bay Banner’
ın dersine iki tıp diplomasına sahip
birini şaşırtacak bir şey ekleyebileceğinden şüpheliydim.
Sınıfta sırama yerleştim ve kitaplarımı – rol malzemeleri; içlerinde bilmediğim
hiçbir şey yoktu – masaya saçtım. Kendine ait bir masası olan tek öğrenci bendim.
İnsanlar benden kaçmaları gerektiğini bilecek kadar zeki değildi; ama hayatta kalma
içgüdüleri uzakta durmaları için yeterliydi.
Oda öğrenciler yemekten döndükçe yavaşça doldu. Arkama yaslandım ve
zamanın geçmesini bekledim. Tekrar uyuyabilmeyi diledim.
Angela Weber yeni kızla beraber kapıdan içeri girdiğinde onu düşündüğüm
için ismi dikkatimi çekti.
Bella benim kadar utangaç görünüyor. Bugünün onun için zor olduğuna bahse
girerim. Keşke bir şey söyleyebilseydim… ama muhtemelen sadece kulağa aptal gelir…
Evet! diye düşündü Mike Newton ve kızın girişini izlemek için sırasında
döndü.
Hala Bella Swan’
ın durduğu yerden hiçbir şey yoktu. Düşüncelerinin olması
gereken boşluk beni sinirlendirip cesaretimi kırmıştı.
Öğretmen kürsüsüne gidebilmek için yanımdaki yoldan geçerken yaklaştı.
Zavallı kız; tek boş sıra yanımdaki sıraydı. Otomatik olarak onun tarafındaki
kitaplarımı bir yığın haline getirdim. Burada rahat hissedeceğinden şüpheliydim.
Uzun bir dönem için buradaydı – bu sınıfta en azından. Belki yanında otururken
sırlarını ortaya çıkarabilirdim… daha önce bu kadar yakınlığa ihtiyacım olduğundan
değil… dinlemeye değecek bir şey bulacağımdan değil…
Bella Swan havalandırmadan bana doğru gelen sıcak havanın içine yürüdü.
Kokusu bana harap edici bir mermi dövücü bir mancınık gibi çarptı. O zaman
bana ne olduğunu açıklayacak yeterince vahşi bir simge yoktu.
O anda bir zamanlar olduğum insana hiçbir şekilde yakın değildim; kendimi
gerisinde tuttuğum insanlık maskesinin parçalarından eser yoktu.
Ben bir avcıydım. O benim avımdı. Dünyada bu gerçekten başka hiçbir şey
yoktu.
Görgü tanıklarıyla dolu bir oda yoktu – onlar çoktan kafamdaki paralel
hasarlardı. Düşüncelerinin gizemi unutulmuştu. Bir anlam ifade etmiyorlardı çünkü
onları düşünmeye uzun süre devam edemeyecekti.



Ben bir vampirdim ve o seksen yıldır kokladığım en tatlı kana sahipti.
Böyle bir kokunun var olabileceğini hiç hayal etmemiştim. Eğer bilseydim
onu yıllar önce aramaya çıkardım. Onun için bütün gezegeni tarardım. Tadını hayal
edebiliyordum…
Susuzluk boğazımı bir ateş gibi yaktı. Ağzım kurumuş ve kızarmıştı. Taze
zehir akıntısı bu hissi gideremedi. Midem susuzluğun bir yankısı olan açlıkla
büküldü. Kaslarım sıçramak üzere gerildi.
Tam bir saniye geçmemişti. Hala onu rüzgar yönüne getiren adımı atıyordu.
Ayağı yere değdiğinde gözleri bana kaydı gizlice bakmak istediği belliydi.
Bakışımla buluştu ve gözlerinin büyük aynalarında kendimi gördüm.
Orada gördüğüm yüzün şoku hayatını birkaç sıkıntılı an kadar uzattı.
Bunu kolaylaştırmadı. Yüzümdeki ifadeyi gördüğünde kan yine yanaklarına
hücum edip tenini gördüğüm en nefis renge boyadı. Koku beynimde yoğun bir
sisti. İçinden zorlukla düşünebiliyordum. Düşüncelerim köpürmüştü kontrole
direniyorlardı tutarsızlardı.
Kaçması gerektiğini anlamış gibi şimdi daha hızlı yürüyordu. Acelesi onu
sakarlaştırmıştı – ayağı takıldı ve sendeledi neredeyse önümde oturan kızın üzerine
düşüyordu. Savunmasız zayıf. Bir insana göre normal olandan bile daha fazla.
Gözlerinde gördüğüm yüze odaklanmaya çalıştım tiksinerek hatırladığım
yüze içimdeki canavarın yüzüne – yıllarca çaba gösterip katı disiplinle yendiğim
yüze. Şimdi ne kadar da kolayca yüzeye sıçramıştı!
Koku yine düşüncelerimi dağıtarak ve beni neredeyse sıramdan iterek
etrafımda döndü.
Hayır.
Kendimi sandalyede tutmaya çalışırken elim masanın kenarını kavradı. Tahta
yeteri kadar dayanıklı değildi. Elim desteği ezdi ve bir avuç dolusu kıymıkla geri
geldi kalan tahtada parmaklarımın şeklini bıraktı.
Delili yok et. Bu esas kuraldı. Şeklin kenarlarını parmaklarımla çabucak toz
haline getirdim masada düzensiz bir delik ile yerde ayaklarımla dağıttığım bir yığın
talaş dışında hiçbir şey bırakmadım.
Delili yok et. Tamamlayıcı hasar…
Şimdi ne olacağını biliyordum. Gelip yanıma oturmak zorunda kalacaktı ve
ben onu öldürmek zorunda kalacaktım.
Sınıftaki masum izleyicilerin on sekiz b
aşka çocuk ve bir adamın yakında
görecekleri şeyi gördükten sonra odadan çıkmalarına izin verilemezdi.
Yapmak zorunda olduğum şeyin düşüncesinden korktum. En kötü
zamanımda bile hiç böyle bir vahşet işlememiştim. Seksen yıl içinde asla masumları
öldürmemiştim ve şimdi yirmi tanesini aynı anda katletmeyi planlıyordum.
Aynadaki canavarın yüzü benimle alay etti.
Bir yarım canavardan ürküp kaçarken bile diğer yarım plan yapıyordu.
Eğer ilk önce kızı öldürürsem odadaki insanlar tepki vermeden on beş – yirmi
saniyem olacaktı. Belki biraz daha uzun eğer başta ne yaptığımı anlamazlarsa. Çığlık
atmaya ya da acı hissetmeye vakti olmayacaktı; onu zalimce öldürmeyecektim.
Korkunç derecede çekici kana sahip bu yabancıya verebileceğimin en fazlası buydu.
Ama sonra kalanların kaçmasını engellemem gerekecekti. Pencereler kimsenin
kaçamayacağı kadar küçük ve yüksekti. Sadece kapı – onu tut ve hepsi kapana
kısılsın.



Panikle mücadele eder ve karmaşa içinde hareket ederlerken hepsini birden
öldürmek daha yavaş ve zor olacaktı. İmkansız değildi; ama çok fazla ses çıkacaktı.
Bir sürü çığlığa vakit olacaktı. Birileri duyacaktı… ve ben bu kara saatte daha çok
masumu öldürmeye zorlanacaktım.
Ayrıca ben diğerlerini öldürürken onun kanı soğuyacaktı.
Koku boğazımı susatıcı acıyla keserek beni cezalandırdı.
O zaman görgü tanıklarından başlayacaktım.
Aklımda haritasını yaptım. Odanın ortasında arkadaki en uzak sıradaydım.
Sağ yanımı önce hallederdim. Saniyede dört ya da beş tanesinin boynunu
kırabileceğimi tahmin ediyordum. Sesli olmazdı. Sağ kısım şanslı olan taraftı; benim
geldiğimi görmezlerdi. Öne doğru hareket edip sol tarafa dönerek bu odadaki her
hayatı sonlandırmam en fazla beş saniyemi alırdı.
Bella Swan’
ın onun için neyin geldiğini görmesine yetecek kadar uzundu.
Korkmasına yetecek kadar uzundu. Belki eğer şok onu olduğu yerde dondurmazsa
bir çığlık atmasına yetecek kadar uzundu. Bir yumuşak çığlık kimseyi koşturmazdı.
Derin bir nefes aldım. Koku kuru damarlarımda yarışan bir alevdi. Göğsümü
sahip olduğum daha iyi her dürtüyü kül ederek yakıyordu.
Şimdi yeni dönüyordu. Birkaç saniye içinde benden santimler öteye
oturacaktı.
Kafamdaki canavar beklentiyle gülümsedi.
Solumda biri bir dosyayı sertçe kapattı. Ölüme mahkum hangi insan
olduğunu görmek için bakmadım; ama bu hareket yüzüme doğru normal kokusuz
hava gelmesini sağladı.
Kısa bir saniye için net şekilde düşünebilmiştim. Bu değerli saniyede kafamın
içinde yan yana iki yüz gördüm.
Biri benimdi ya da eskiden benimdi: Çok insan öldüren öyle ki sayısını
saymayı bıraktığım kırmızı gözlü canavar. Mantıklı kılınan dayanağa sahip
cinayetler. Bir katil katili daha güçsüz canavarların katili. Bir ilah karışımıydı bunu
kabul ediyordum – kimin idam cezası hak ettiğine karar veriyordu. Ödün vererek
kendimle yaptı

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !